Ana Sayfa / Kültür - Sanat / ‘Takım çalışmasına inanırım’


‘Takım çalışmasına inanırım’

Müzedeki işleyişten bahsedecek olursak, siz burada tek karar verici olarak mı hareket ediyorsunuz, özellikle sergiler konusunda soruyorum, yoksa vakıf da belli bir söz hakkı kullanıyor mu? Ve tabii, ekibinizle nasıl çalışıyorsunuz.

Ben yöneticilik hayatımda hep takım oyunu oynamaya çalıştım. Belki gençlik yıllarımda voleybol oynamış olmanın ve Mehmet Fuat gibi, spor alanındaki adı da Mehmet Bengü gibi bir antrenörün öğrencisi olmanın da bir refleksi olabilir bu. Voleybol bana göre en gelişmiş takım oyunudur, çünkü ortada bir file olduğu için rakip takımın oyuncularını ittirerek, kaktırarak, döverek, vurarak hiçbir şey yapamazsınız. Kendinize ayrılan alanda kendi takım arkadaşlarınızla bir maharet gösterip paslaşarak bir sonuca gitmek, hedefe ilerlemek durumundasınızdır. O bakımdan daha medeni bir oyundur diyebilirim. Ben de iş hayatımda bu şekilde çalışmaya çalıştım açıkcası. Dolayısıyla beni istihdam ettiğinde Kıraç ailesi herhalde bu özelliklerimi de dikkate aldılar ve çalışma süresince de bana bu konuda özgürlük verdiler. Yani benim önerdiğim modelleri kabul ettiler ve desteklediler. Daha net cevap olarak şunu söyleyebilirim: Birincisi ben tek başıma karar alabilecek kadar hiçbir bir zaman donanımlı görmedim kendimi. Çünkü bu bambaşka bir şey. Sanatın öyle açılımları var ki her konuyu bilirim deyip atlayamazsınız. Yönetici olarak basiretli olmak, bilmediğiniz hususları kabul etmek, bilen insanları bir araya getirerek onlarla çalışmak durumundasınız. Danışmanlarımız vardır. Kendi vakıf koleksiyonlarımızla ilgili danışmanlarımız ayrı, odaklandığımız projelerde proje bazında çalıştığımız danışmanlarımız ayrıdır. En azından bilmediğimizi danışma basireti gösteren bir kurum ve kadro olduğumuzu söyleyebilirim. Ama bu hiçbir şey bilmiyoruz anlamına gelmiyor. Ne yaptığımızı aslında çok iyi biliyoruz ama yeterli olmadığımızı düşündüğümüz konularda mutlaka iyi bilen insanlara, ekiplere danışırız ya da kurumlarla işbirliği yaparız.

‘Beyoğlu’nu terk etmeyeceğiz’

Pera Müzesi’nin kurulduğu 2004’ten bu yana Beyoğlu bölgesi çok değişim geçirdi ve birçok sanat kurumu buradan taşınmaya başladı. Arter yakında Dolapdere’de büyük bir mekânda yeniden açılacak, İstanbul Modern zaten geçici olarak buraya gelmişti, onlar da gidecek. Pera Müzesi’nin buradan çıkıp daha büyük bir yere taşınmak gibi bir planı var mı?

Şu aşamada öyle bir planımız yok açıkcası. Geçmişe baktığımızda şöyle bir önerim olmuştu kurucularımıza ve onlar da buna sıcak bakmışlardı; İnan Bey ile konuştuğumuzda Frank Gehry ile yapmayı planladığımız Suna Kıraç Kültür Merkezi projesi hayata geçirilmiş olsaydı o kültür merkezinin altında özellikle modern ve çağdaş sanata yönelik belki Pera Müzesi’nin “Pera Modern”, “Pera Çağdaş” gibi bir uzantısı olarak nitelendirilebilecek, yaklaşık 1000 metrekarelik bir mekân olacaktı ama olmadı. Dolayısıyla şu an tekrar o projeye eğilemediğimiz için yeni bir büyüme şu an için söz konusu değil ama demokraside çareler tükenmez. Bu netice itibarıyla gerçekten bıçak kemiğe dayanırsa, kurucularımız bu konuda çok duyarlı insanlardır, hep birlikte oturur bir çözüm geliştirir, bizden bir sonraki jenerasyona da yönetim olarak iyi bir emanet hazırlayarak teslim edebiliriz gibi geliyor bana. Ama şu anda kısa dönemde böyle bir projemiz yok.

Biraz konuyu dağıtalım mı? Neler okuyorsunuz örneğin?

Okuma oburuyum ben, yani şöyle, evin her yerinde kitap vardır, banyo dahil. Ve geniş bir alanda okuduğumu söyleyebilirim. Doğal olarak sanatla ilgili yayınları okumaya çalışıyorum. Felsefeyi çok severim, onu okumaya çalışıyorum. Atatürk ile ilgili olarak yayımlanan becerebildiğim kadar bütün kitapları okuduğumu söyleyebilirim. Bunları işte Özdil ile Çalışlar’ın da kitaplarını alıp mukayese ederek ve kaynakları da kontrol ederek yapmaya çalışıyorum ya da işte Alev Coşkun’un İnönü’yle ilgili son kitabı gibi bir taraftan yakın tarihimizle ilgili şeyleri okurken… Oburluğum şurdan geliyor, örneğin ben zaman zaman çizgi roman da okurum ve geniş bir koleksiyonum vardır. Koleksiyon demeyelim ama iyi bir kütüphanem olduğunu söyleyebilirim. Tarih çok severim. Roma, Bizans, Britanya, Avrupa, Amerika… Bunların tarihine ilgi duyarım, dediğim gibi geniş alanda okuduğumu söyleyebilirim.

Edebiyat okumalarından pek söz etmediniz…

Edebiyat çok severim. Hatırlarsanız YKY’de de memuriyetim vardı. Oranın hem kuruluşunda katkı koymuştum, hem de genel müdürlüğünü, yönetim kurulu üyeliğini yaptım. Tabii şanslıydım. Orada da görüşlerimi, düşüncelerimi hayata geçirebileceğim insanlarla çalışma fırsatına sahip oldum. Bana bu konuda destek verdiler. Örneğin o dönemin CEO’su Burhan Karaçam, daha sonraki yönetim kurulu başkanımız daha sonra yazar da oldu biliyorsunuz, Selçuk Altun. Ondan sonra birlikte çalıştığım dönem arkadaşım, o dönemin genel yayın yönetmeni olan Enis Batur ya da daha sonra beraber çalıştığımız Aydın Gün, müthiş bir adamdı. Düşünsenize ben 30’lu yaşlarımdaydım, Aydın Gün de 80’lerin başındaydı. Bana Yapı Kredi Sanat Festivali’ne alalım diye progressive rock topluluğu öneriyordu. Şimdi düşünün opera ve bale, kurucu babalarıydı bunların Aydın Bey, müthiş bir adamdı. 80’li yaşlarındaki bir yöneticinin, o yöneticinin bile altındaki kuşakların dinlediği, 20’li yaşlarında o dönem oğlan çoçuklarının dinlediği alana eğilip o alanı araştırıp oradan bir topluluk bulup festivale önerecek kadar da yansız bir insandı.

‘1970’LERİN FUTBOLUNDA TAKILDIM KALDIM’

Maça gitmek var mı peki?

Biliyor musunuz, hayatımda iki ya da üç defa futbol maçına gitmişimdir. Hiçbir zaman ağır futbol merakım olmadı. 1970’lerin futbolunda takıldım kaldım. Didi’nin antrenörlüğü ve Brian Birch’ün Galatasaray’ın antrenörü olduğu zamanlar benim için altın ilgi yıllarıydı. Çünkü ben Kadıköy Ortaokulu’nda okudum. Fena bir öğrenci değildim. İftiharı garantilediğim zaman devamsızlık hakkımın bir bölümünü hemen yakındaki Fenerbahçe stadına kaçarak ve buradaki antrenmanları izleyerek kullanırdım. Didi ile benim bir hukukum vardı. Bana imzalı resim bile vermişti. Çok iyi bir adamdı o, çok tatlı adamdı. Hatırlıyorum, düşen yaprak mıydı, sonbahar yaprağı mıydı, kendine özgü bir frikik atışı vardı onun. O zamanlar da Fenerbahçe’de Cemil Turan’la beraber Osman Arpacıoğlu yine çok gol atan, hatta “Bay Gol” adını takmışlardı ona o zaman, iyi futbolcu, fırsatçı, çok golcü bir beyefendi vardı. Bu Didi onu pek severdi herhalde, özel olarak frikiği ona çalıştırıyordu. O zamanlar tabii şimdiki imkânlar yok, tahta perde koyarlardı kalenin önüne, bir açı verirlerdi ona, baraj olarak, futbolcu görmezdi arka tarafı… O öyle bir usturuplu vuruyordu ki, top gidip kalenin orada adeta düşüyordu. Düşen yaprak gibi yani. Cemil Turan vardı işte, ama bir de Galatasaraylı Metin Kurt tabii, müthiş bir adamdı, tutulmaz biriydi. Aldı mı topu giderdi yani. Bir de onu kendine özgü sosyalist görüşleri nedeniyle çok severdim ben. O yüzden adamcağız çok çekti, harcandı zaten.



BENZER HABERLER

Kadfest’in konuğu Tunuslu yönetmen Baccar oldu

Kadfest’in konuğu Tunuslu yönetmen Baccar oldu

22 Temmuz’da Charlie Chaplin’in Yumurcak (The Kid) filminin orkestra eşliğinde gösterimi ile başlayan “Yıldızlar Altında …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir